üçüncü Bölüm
21 January 2008 – 17:32
Türkiye 2000 yıllara ekonomik, mali, hukuki ve siyasal bir çok sorunla birlikte girmektedir. Dolayısıyla yeni çağa ülkenin bir çok alanda yaşanan istikrarsızlık ve dengesizliklerini aşarak girmesi gerekmektedir. Ülkemizin bu yeni yüzyıla birçok ideallerle girmesi yeni bir devlet anlayışı ve kamu hizmeti anlayışı içerisinde girmesi gerekmektedir. Bunun için de özellikle ekonomik ve siyasal istikrarsızlıkların temelinde yatan kamusal alanın genişliği ve onun ortaya çıkardığı sorunların aşılması için devletin yeniden yapılanması sürecine girmesi zorunluluğu ortaya çıkmıştır.
Dünyada yaşanan küreselleşme olgusunun günden güne hızlandığı, bölgesel entegrasyonların arttığı görülmektedir. Bu gelişme ile birlikte teknik gelişmeler, teknolojide yaşanan hız, ulaştırma ve iletişim hizmetlerindeki gelişmeler sonucunda dünya giderek daha küçük hale gelmektedir. Bu gelişme özellikle bölgesel entegrasyonlar ve işbirliği çalışmaları ülkelerin siyasal, idari, ekonomik yapılarını yeniden gözden geçirmeleri ve yeniden yapılanma çalışmalarına girmeleri sonucunu doğurmaktadır. Örneğin AB’da Avrupa Özerklik Şartı çerçevesinde yerinden yönetim anlayışına yeni bir boyut getirilmesi, Maastricht Anlaşması’ya ekonomik ve siyasal entegrasyonun tamamlanması ve para birliğine doğru hızlı bir yönlenme eğilimini ortaya çıkarmıştır. Bu gelişmeler söz konusu ülkelerde idari, ekonomik ve idari mevzuatlarının gözden geçirilmesi ve yeniden yapılanması konusunda çok hızlı hareket etmekte ve dünyaya karşı ortak hareket etme yönünde ortak politikalar belirlenmektedir.
Aşırı kamu harcamalarının önlenmesi konusunda merkezi yönetimler çok büyük hacimlere ulaşan harcamalarını kısma ve kamu hizmetlerini yeni bir anlayışla sunma arayışı içerisine girmiştir. Bu çerçevede özellikle 1980’li yıllardan itibaren bütün dünyada yaşanan özelleştirme fırtınasıyla kamu harcamalarının azaltılması konusunda büyük aşamalar kat edildiği görülmektedir. Öte yandan kamu kesiminin her bir departmanında bulunan idarelerin idari ve mali anlamda yeniden yapılanma çalışmaları özellikle batı ekonomilerinde yaşanmış ve sosyal devlet anlayışının yerini etkin ve regüle edici devlet anlayışına doğru terk etmeye başladığı görülmektedir. Merkezi yönetimin üstlendiği fonksiyonların bir çoğunu yerel yönetimlere devretme konusundaki eğilimleri desantralizasyon anlayışı içerisinde gelişmekte özellikle A.B.D.’de yerel yönetimlerin güçlendirilmesi konusunda çok hızlı gelişmeler olmaktadır. Bu ülkede 1942’de toplam kamu idari ünitesi 155.067 iken 1977’de 81.299’a düşürülmüştür. İngiltere’de ise 1970’lerde 1449’a ulaşan toplam yerel yönetim ünitelerinin sayısı 1993’te 550’ye indirilmiştir. Fransa’da ise 1968’de 37.708 olan belediyelerin sayısı 1975’te 36.400’e indirilmiştir.
Öte yandan AB bünyesi içerisinde mevcut gelişmeler çerçevesinde özellikle geri kalmış bölgelerdeki yerel yönetimlerin güçlenmesi için topluluk içerisinde yer alan fonlar ve mali kurumlar aracılığıyla bu bölgelerin geliştirilmesi ve kalkındırılması amaçlanmıştır. Bu amaçlar subsidarite ilkesi çerçevesinde felsefi temelleri ve kurumlarının oluşturulması hedeflenmiştir.
Subsidarite ilkesi ilk kez, Avrupa Konseyi’nin 15 Ekim 1995’te imzaya açtığı (Türkiye tarafından 21.11.1988’de Strasbourg’ta imzalanmıştır) Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın 4. Maddesi’nde yer almaktadır. Bu ilkede;
“Kamusal sorumlulukların uygulanması, genel olarak ve tercihen vatandaşlara en yakın kurumlara bırakılmalıdır. Bir sorumluluğun başka bir makama ve kademeye bırakılmasında için içeriği, cinsi, etkinliği ve ekonominin gerekleri göz önünde tutulmalıdır” denilmektedir.
Subsidaride kavramı veya ilkesi, bir ilke olduğu belirtilerek içeriği çok açık olarak belirtilmemekle birlikte 1992’de Maastricht’de imzalanan Avrupa Birliği Andlaşması’nın 3/b maddesinde şu şekilde yer almıştır:
“Topluluk bu andlaşma ile belirlenen yetkiler ve kendisine verilen amaçlar çerçevesinde hareket edecektir.
Topluluk, kendi mutlak yetki alanına girmeyen alanlarda, subsidarite ilkesine uygun olarak, ancak önerilen eylemin amaçları üye devletler tarafından yeterince sağlanamadığı ve dolayısıyla, önerilen eylemin derecesi veya etkileri nedeniyle, Topluluk tarafından daha iyi sağlayabileceği durumlarda harekete geçecektir.
Topluluğun herhangi bir eylemi, bu andlaşmanın sağlanması için gerekli olan düzeyin ötesine geçmeyecektir”.
Bu çerçevede subsidarite ilkesi, parlamentolar, hükümetler ve diğer yetkililer tarafından alınacak kararların yurttaşlara olabildiğince yakın olarak alınacağı, bir başka deyişle mümkün olan en alt düzeyde(yerel ve bölgesel yetkili) alınacağı şeklinde anlaşılmaktadır. Ancak iyi bir sebep varsa, kararlar daha yüksek düzeylerde merkezi hükümet veya topluluk çerçevesinde alınabilecektir. Bununla birlikte subsidarite ilkesi yalnızca yasama güçlerine uygulanmayıp, aynı zamanda Avrupa halkları arasında kararların yurttaşlara olabildiğince yakın olarak alınacağı yakın bir birliği yaratma sürecinde yeni bir aşama ortaya koymaktadır. Bu suretle bu ilke Birliğin temel niteliklerinden birisi olmakta ve üye devletlerin kimliklerini koruma prensibini de ifade etmektedir.
Dikkat edileceği üzere yerel yönetimlerin yeniden yapılanma süreci içerisinde idari bir yerel yönetim reformu yapılmasının yanında siyasal anlamda bazı düzenlemelerin de yapılması gerekecektir. Bu anlamda Anayasa’nın 126 ve 127. Maddelerinde de belli düzenlemelerin yapılması gerekebilecektir. Ancak bu ülkemiz açısından oldukça zor bir süreci içermektedir. Çünkü yerel yönetimlerin öncelikli görevleri yerel sınırlar içerisinde yaşayan halkın ortak ve güncel ihtiyaçlarını giderecek hizmetler üretmektir. Dolayısıyla yapılacak bir idari ve hizmet paylaşımıyla ilgili yeniden yapılanma çalışması siyasal tartışmaların odak noktasında olursa, yapılacak reform çalışması siyasal nitelik taşıyabileceğinden bu konuda çok fazla yol alınamayacaktır.
Esas itibariyle daha öncede belirtilmiş olduğu üzere ülkelerin merkezi ve yerel yönetim sistemi ekonomik, tarihi, sosyal, siyasal ve kültürel gelişmelerin bir sonucu oluşmaktadır. Dolayısıyla her ülkenin yerel yönetim sisteminde farklılıkların olması kaçınılmazdır. Bununla birlikte ülkelerin idari yapılanma modeli bu yapıyı etkileyen en önemli faktördür. Ancak yerel yönetimler aracılığıyla hizmet sunmak ve toplumun mahalli müşterek nitelikte ortak yararlanabileceği ya da bireysel yararlanacağı hizmetleri sunmada benzer metodlar ve finansman biçimlerinin kullanılması kaçınılmaz olacaktır. Örneğin A.B.D.’da beş ayrı tür mahalli idare birimi olmakla birlikte bu yerel yönetimlerin bazısının yargılama yetkisi bulunmaktadır. İsviçre’de federatif yapıda bir ülke olmasına rağmen tek tip bir yerel yönetim biçimi olup ABD uygulamasından oldukça farklı bir yapı arz etmektedir.
Yerel yönetim reformu veya yeniden yapılanma sürecinde geleneklerin etkisinin kısa sürede ortadan kaldırılması mümkün değildir. Gelenekler bilindiği gibi sosyo kültürel açıdan bir ülkenin sosyal alt yapısını belirleyen önemli faktörlerden birisi olmaktadır. Merkezi idarenin mahalli idareler üzerinde idari vesayet yolu ile gerçekleştirdiği denetimin değiştirilmesi, başta Anayasa olmak üzere birçok kanunda değişiklik yapılmasını gerektirmektedir. Yerel yönetim yapısı içerisinde İl Özel İdareleri, Belediye ve Köy Kanunu’nda yapılacak değişiklikler özellikle koalisyonların olduğu siyasal yapıda zor olacaktır.
Nitekim Fransa’da komünler, iller, bölgeler ve devlet arasında yetkilerin bölüştürülmesine ilişkin 7 Ocak 1983 tarihli yasa ile çeşitli düzenlemeler yapılmış ancak bu yasa çeşitli konularda birçok yasalarla tamamlanmış ve yeni kurumsal bir temele oturmuştur. Bu durum, siyasal güçlerden büyük bir çoğunluğu tarafından paylaşılan, vatandaşlarca denetlenen sınırlamaların, aynı zamanda etkinliğin, çok merkezi hale gelmiş bir devletin (sınırsız gücü olan, ancak güçsüz bir devletin) ve ülkeyi yönetme görevi verilmiş olan çeşitli toplulukların görevleri hakkında topluca düşünmenin ve bir bilinçlenmenin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu reform çalışmaları Guichard Komisyonu diye bilinen ve 1976’da Cumhurbaşkanı’na bir rapor sunan ve daha sonra da positif hukuk kurallarının çoğunu etkileyen “Yerel Yönetimlerin Sorumluluklarının Geliştirilmesi Komisyonu”nun çalışmalarıyla tamamlanmıştır[Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gereklidir. ÜCRETSİZ Üye Olmak İçin Tıklayınız..].
Yerel yönetim reformunda en çok dikkat çeken ve en yoğun tartışılan konulardan birisi de idari vesayet uygulamasıdır. Yapılacak reformda idari vesayetin yerini büyük ölçüde halkın denetiminin alacağı görülmelidir. Ancak yerel yönetimlerin tamamen denetimsiz ve bağımsız hareket etme serbestisine sahip olması mümkün değildir. Yerel yönetimler ülkenin temel kamu birimlerinden biri olacağı için bu kurumların izleyeceği politikaların merkezi idare ve diğer kamu idareleriyle eş anlı olarak izlenmesi ve birbirini tamamlar mahiyette yapılandırılması gerekmektedir. Bu anlamda yerel yönetimlerin özerk olması ve kendi kararlarını kendisinin veriyor hale gelmesi temel ilkelerin dışına taşılmasını kabul etmez. Burada sorun belli bir bölgede yaşayan insanların ortak bir gelecek ve yaşam etrafında toplanması ve hizmetlere katılım sağlamasıdır. Bu çerçevede de hizmetlerin maliyetine katlanmasıdır. Bunun için de en etkin hizmeti sunacak kişi ve kurumları seçmektir. Bu çerçevede merkezden planlanan ve finanse edilen hizmetlerin birçoğunun yerel yönetimlere devredilmesiyle halkın bizzat bu hizmetlerin görülmesine ve finansmanına katılma konusunda daha istekli davranması söz konusu olacaktır. Bu değerlendirmeler çerçevesinde ülkemizdeki yerel yönetim reformu çalışmalarını inceleyerek konuya devam etmemiz gerekmektedir.